
Deniz Eldek
Ah Vera...
Aşk en son ne zaman güldürmüştü ve yanmazsa yürek kor ateşlerle, insan sevdim diyebilir miydi? Mecnun da sevmişti Leyla'yı, ya Kerem Aslı'yı, peki Tahir Zühre'yi... Aşk neydi? Kitaplarda yazılıp çizilenler miydi? Yoksa can yakan gerçekler mi?
Aşk ağlatırdı.
Vera, aşkın kanatlarından boşluğa düşüp, ızdırabın gözyaşlarıyla küçük bir kıvılcımla küle dönüp her defasında yeniden en baştan yanacaktı.
Eli bağrında, omuzlarına yüklenen ağır veballe çıktı Vera'nın karşısına; kaçmadı, kaçamazdı. Yarım bırakılan Vera'yı tek kurşunla öldürecekti.
Anlattı...
Siyah gözleri bulut bulut, kapkara kesilmişti avuçlarının içi. Oysa söz vermişti Vera'ya; yüzünde hüznün rüzgârını estirmeyecekti, ellerinin arasına asla cam kırıklarını vermeyecekti, uzun ipek saçlarını gamlı baykuşlar dağıtmayacaktı, her gece tarayacaktı.
Söz vermişti; yağmurla gelen kıza gözlerinin yakınından bile geçirmeyecekti şefkatsiz, hırçın yağmurları.
Vera hiç korkmayacaktı karanlık sokaklardan, "Ben varım, bak yanındayım," diyecekti. Başını önüne utançla eğmeyecekti, bir dağ gibi gölgesiyle koruyacaktı.
Söz vermişti; yıkılan hayallerinin kıyılarından hiç gitmeyecekti ama olmadı işte. Yazılan aşk masallarında olduğu gibi ayrılık her geçen gün daha da büyüyecekti gri düşlerinde.
Kim inanırdı artık aşka? Aşk böyle bir şey miydi en ufak bir zelzelede yerin dibine gömülmek, vazgeçmek?
Aşk bu muydu? Kim inanırdı artık dilden dökülen sözlere, aşk böyle bir şey miydi?
Evet, aşk tam da buydu.
Aşk belki de vazgeçmekti; ardında nasıl bir enkaz bıraktığına bile bakmadan, hiç adil olmayan bir infazla çekilecekti aşkın yağlı urganı ve kırılacaktı boynu kökünden, cılız, güçsüz bir ağacın dallarında. Ve onlar, kanatırcasına yırtacaktı aşkın sahipsiz mezar taşlarını.
Koyu kırmızı gecenin ağıdını yazacaktı kalem geceye ve yaktıkları o büyük ateş, sadece aşkın cürmü kadar yer tutacaktı yeryüzünde.
Aşk yanmaktı ve aşk her zaman ağlatırdı.
Vera, onun gözlerine baktı; sisli bulutlardan, korkunç karanlıktan artık kendini göremiyordu. Hüzün yeniden güle oynaya yurt edinmişti yüreğini ve çoktan evini inşa etmişti keder, gözlerinin sahralarına.
Esen bir çöl ayazı üşüttü kirpiklerini, yüzünün susuz buğday tarlaları yeniden toprağa eğdi başını. Uzun saçlarından tut, tepeden tırnağa kırılmıştı, kırgındı.
Toprak rengi gözlerinde koskoca buzullar erimişti; uzun, ince boynu başından koparılıp düşmüştü bahçe duvarlarının en kuytu sessizliğine, içini delip geçercesine giden aşkın ayak sesleri.
Ah aşk, üç kelime tek hece.
Vera; azgın suların acımadan kıyılara bıraktığı deniz kızı, tek tek kumlara dökülüyordu altın sarısı, parlak pulları.
Bir şişenin içine yazılan, hiç bilmediği okyanuslara bırakılan, mürekkebi silinmiş pusula...
Gökkuşağının altından hiç geçmemiş, yazarı ihtiyar, tamamlanmamış meçhul bir hikâye...
Topraklarına değil, yapraklarına öylesine damlayan can suyu; her damlası dallarını yakıp kurutan cehennem kuyusuydu.
Aşk her şeyi ama her şeyi tekrar inkar etmişti; ta baştan çevirmeye gerek yoktu şeffaf kum saatlerini.
Sağlam sandığı, onardığı, tutunduğu kalın ip koptu; parçalandı sıkı sıkı tuttuğu elleri, dağılıverdi şiir, yıkıldı gök gürültüsüyle şehrinin semalarında.
Dibe vurdu batık bir gemi gibi, üstelik en tepeden başka gidecek yeri yokken. İncecikti asma dalı misali; dokundular, yeni filizlenen dallarına kırıldı. Kırılmakla kalmadı, çoktan kurumuştu.
Vera karşısında zırhını kuşanmış, aşk için savaşmaya hazır bir adam görseydi eğer, dimdik dururdu geçilmesi zor surların önünde; ama süngüsünü çoktan yere bırakmış, dünden mağlup bir adamı görüyordu.
Emek istiyordu aşk, yeni bir çiçeği toprağa eker gibi ve yeşilleniyordu teneke kutular bile bir damla güneşle.
O uzun, taştan duvarları tek başına nasıl yıkacaktı, o duvarların boşluklarını daha ne kadar papatyalarla süslemeye çalışacaktı?
Kabullenmeliydi asla o boşluklar yüreğinin çöllerinde çiçeklenmeyecekti.
Canı çok yandı, bu yalan değildi ama yeryüzünde batan ilk gemi, ilk aldığı bıçak darbesi, ilk yaralanışı bu değildi.
Hani soğuk kış gecelerinde annesinin sobanın üstünde kuruttuğu portakal kabuklarının o kokusu var ya; işte öyle hiç unutmayacaktı, hep burnunu sızlatacaktı aşkın mihrabının yanık kokuları.
Ve tekrar ta baştan kaldığı yerden acılarını bir bir, en küçük hücrelerinde bile yaşayarak öğrenecekti.
Başka bir gezegenin şiiri gibi daha gitmeden yazılmıştı sanki toprağın o sağır edici sessizliği; artık duyulmuyordu kan revan içindeki gelinciklerden.
Vera, şarkılar mırıldanan çiçekler tanıyordu ve sebepsizce ıssızlığa boyun eğen sokak lambalarını, o karanlığın içine gömülü o kadını.
Bu bir kadının yüreğinin üşümesiydi; hani ısınmak için yaklaştığın ateşin havaya karışan sisinde etrafa dağılan küllerinde boğulmak gibi bir şeydi.
Belki de kalemin yazarken bile incindiği en kötü cümleydi; ehli olmayan yüreklerdeki Aşk.

Yorum Yazın